İZLENİMLER YORUMCULARINA İTHAF EDİLMİŞTİR

Derin Sulardan Doğru Yola

patlak.jpgDerinsular sitesinde ilginç bir gelişme var, Serdar bey artık anasayfada “arabamın lastiği patladı, gitarımı sattım bilge oldum, Alo Derinsular +1 646, güzel bir hanım bana merhaba dedi” türü yazılara yer veriyor. Robdöşambr sitesi taklit mi ediliyor diyeyim, ne de olsa öncülük bende. Belki de Serdar bey de “ciddi makaleler yazdık, pdf yapıp siteye koyduk da ne oldu” diye gerçeği görüp derin sulardan FST’nin sığ dünyasına adım atmaya karar vermiştir. İşin kompetanı olarak Serdar beyi tebrik ederim. Bakalım daha kimler yanlıştan dönecek. (Bir de Suat bey deniyordu bu işi ama ne kadar kıvırdığı tartışılır. Bakalım Serdar bey becerebilecek mi?)

Hoşgeldin Serdar bey, biraz gecikmeli de olsa.

Takmatik: Ahval-i Şita

takmatik1.jpgUzun arayı bir takım kış ahvaliyle bozayım. Kara kış gelip üzerimize çöktü, malum küçük bir şehirde yaşıyorum, kışın getirdiklerinden bahsedeyim. “Bu sene kış olmadı, sular çekiliyor” diye söylenmeyi huy edinmiş karamsarlara inat, bir mübarek Salı akşamı yağmaya başlayan kar ertesi sabaha kadar devam etti, ben diyeyim 20 siz deyin 40 santim arası kaldırım boyu yolları doldurdu. Sadece kar olsa iyi, bir yandan da dondurucu rüzgar esiyor ki, gaflete düşüp “hemen şuraya varır gelirim” diye kulağı kapatmadan dışarı çıksan dönünce “yahu kulağım yerinde mi” diye yoklayacak hale geliyorsun. Rüzgar zaten her yeri kapatan karları öyle bir savuruyor ki, arabalar sanki kar deryasında  dalgalanan kayıklara dönüyor vs.

Edebiyatı bırakırsak, karın en şiddetli olduğu ilk gün “kardır yağar, küresel ısınma var, bu sene kış olmadı erbabının çenesi bir süre kesilir en azından” diyerek besmeleyle benim emektar otomobile atladım ve silecek gücüyle önümü görmeye çalışaraktan, henüz daha tam oturmamış karın üzerinde kayıp giderekten bir toplantı yapan arkadaşların yanına vasıl oldum. Ortalıkta araba filan yok, hemen kalkıp beni tebrik ettiler “yahu bu havada hem de senin kötü arabayla geldin ha, biz cesaret edemedik, berhüdar ol” diyerek bir vakit alkışlayıp beni övdüler. Ben de içimden “demek önemli bir iş yapmışım, Allah sayesinde biz yarın da arabayla yola düşer ve eşi dostu, muhalifi düşmanı hayretler içinde bırakırız” diyerek epey şişindim. Tabii ertesi gün havamı alacağımdan haberim yoktu.

Efendim, ertesi sabah baktım hava ılıman gibi, kar da iyice yerleşmiş, önce bir kürek arayıp evin önünü, merdivenleri açayım dedim. Gittim kürek yokmuş, bir bel buldum, ikide bir sapı çıkıyordu ama ne yapalım, merdivenleri ve arabanın etrafını açtım. O sırada elektrik sayacını okumak için bir görevli geldi, faturamı verdi. Komşunun sayacını açınca ne görelim, bir küçük kuş içeri sığınmış, hayret ettik, hayvana hayır dualar yolladık. Sonra bizim ufaklıklar da bir parça kar ile oynadılar, bir iki resim çektik, herşey yolunda görünüyordu. Güneş ayna gibi parlasa da, rüzgar şiddetlenmiş ve daha soğuk esmeye başlamıştı. Grayderler de bizim kenar mahallenin yollarını şöyle bir açmışlar, o da iyi en azından yol izi olur deyip arabaya atladım, sözde gene zincirsiz arabayla çarşıya gidip caka satacağım. Neyse, arabaya bindim ve sarsılaraktan 3-500 metre ilerledikten sonra nasıl  bir belaya çattığımı anladım.

Bizim grayderin karda açtığı yolu rüzgar doldurunca araba yarı beline kadar karın içine daldı ve yolun ortasında ne ileri ne de geri kıpırdayamaz vaziyette çakılı kaldı. Dışarıda da müthiş poyraz var, çıkıp küçük el küreğiyle tekerlerin önünü temizleyeyim dedim, mümkünatı yok. Zaten önümde en az 200 metre kar yığını var. Naçar kalıp telefonla bizim ustayı aradım, debriyaj balatası hikayesinden hatırlarsınız, “aman usta bugünü başka gün belleme, tarlanın içinde kaldım, tez zamanda bir takmatik zincir al, cennetin anahtarını cebe at” diyerek kendisine yalvardım.

karliyol2.jpg

Sağolsun 10-15 dakika içinde para kokusu almış girişimci gibi yanında çırağıyla beraber bir hacı Murata süvar olmuş geldi, zincir takmasına güvenip tarlaya akıncı beyi gibi daldı. Lakin neredeyse o da yola çakılacağından bin güçlükle geri gidip karın daha az olduğu başka bir yandan yaklaşıp yayan yanıma geldiler, kısa bir hoşbeşten sonra “senin lastik 165 değil miydi Fethi bey” dedi. Ben de “yok 175″ deyince bir vakit dövündü, bir iki telefon açtı, ancak zincir satıcısına ulaşamadı. Ben de “başlatma şimdi 165′ine, 175′ine tak zinciri zaten donduk” dedim ve usta ile çırak bir kriko yardımıyla lastiği kaldırdılar. Kaldırdılar dedimse, yer 30 santim kar olduğundan lastiğin altından ancak zincir geçecek bir mesafe açılabildi. Ha şöyle, ha böyle derken iki defa usta zinciri yanlış taktı, üçüncüde başardı. Ellerinde eldiven de yok, arada bir durup gözlerinden yaş gelerekten ellerini ısıtmaya çalışıyorlar. “Kardeşim bir de ustasın, niye eldivenin yok” dediğimde “öyle çalışamayız” dedi. İyi ama arada elinizi ısıtırsınız diye söylenirken, ikinci zincir de takıldı. Ondan sonra usta bana “Fethi bey şimdi sola kırarak çıkacaksın” dedi, sol dediği yerde 60 santim kar yığını var. Ben bir iki zorlattım usta başını iki yana sallayarak beni arabadan indirdi ve bir hamleyle kar yığınına dalıp arabayı karın az olduğu bölgeye attı. Ondan sonra da “Fethi bey, kesek görürsen oraya hızlı gireceksin” dedi. Kesek grayderin kenara yığdığı kar imiş. Neyse “siz öne düşün, tamirhaneye gidelim” dedim ama onların araba geri giderken istemeden ben öne düştüm ve arabayı daha hiç grayder yüzü görmemiş bakir kar yığınlarına doğru daldırdım. Usta yetişip biraz fırçalayınca binbir güçlük ve zincir gayretiyle anayola çıkmaya muvaffak oldum. Bu esnada bizim peder de son model otomobiliyle bizi görmüş, çıkageldi “hayrola, baba senin zincir yok mu” dediğimde kıs kıs gülerek “benim çivili kar lastiğim var” deyip yoluna devam etti.

Neyse ustayı takiben dükkana ulaştım. Bunlar çırakla yanık yağı yaktıkları ilkel bir sobanın etrafında ısınmaya çalışırken yanlarına geldim. Borcumuz nedir dediğimde herşey dahil 65 YTL dedi. Eh, ne yapalım, hemen çıkarıp verdim. 100 dese gene verecektim, duruma bakınca. Neyse usta bana biraz daha zincir konusunda bilgi verdi ve ben arabaya binip gitmek üzereyken bu defa marş bir türlü basmadı. Araba bir türlü ateşleme yapmıyordu. Neyse usta bir tornavida ile tüpün beynini kurcaladı ve tamam dedi, ben de oradan ayrıldım.

Tabii artık eski havam yoktu, evet, gene kimse otomobile binmeye cesaret edemezken otomobille gelmek bir başarıydı ama zincir takılmış ve 65 YTL toslamış bir otomobilin karizması da düşüyordu haliyle. Akşam üzeri dönüş yolunda bir viraj dönerken “nasıl olsa zincir var” diye gaza hafif dokununca yolun ortasında 365 derece dönüp kenardaki kar yığınına dalmam ayrı bir hikaye tabii. Allahtan yollarda benden başka akılsız yok ki kimse gelip ortadan toslamadı. Peki “neden arabaya biniyorsun, minibüs, otobüs yok mu, kış günü dellendin mi” diyebilirsiniz, maalesef evim kenar mahallede tarlaların içinde ve en yakın toplu taşıma aracı da benim gideceğim yerin tersine gidiyor. Elim mahkum anlayacağınız.

Ertesi gün problem çıkmadı ama akşam saat 17.00 civarlarında havanın -10 dereceye düşmesi bir sonraki günün hayli zorlu geçeceğinin göstergesiydi. Hakikaten de gece -20′yi bulan hava sabah güneş görüp ısınsın diye yolun kenarına koyduğum arabanın aküsünü felç etmiş. Marşa bastım, sinek vızıltısı gibi bir ses geldi. Bir iki denemeden sonra boşverip minibüse doğru yollandım. Şehirde heryer bembeyaz, belediye yolları şöyle alelusül açmış, ortalık buz gibi donmuş. Sükunet var. Az sayıda araba ve insan yavaş çekim gibi hareket ediyor. Neyse gittim elektrik faturası yatırdım, ondan sonra oğlan deneme sınavına girmiş onun sonucunu öğreneyim dedim, yarın açıklanacak dediler.

Akşam eve dönüp arabayı çalıştırdım, hemen gürül gürül marş bastı, güneşi görünce -5 de olsa fark etmiyor. Şimdi dışarıda -15 civarında soğuk var ve önümüzdeki bir hafta boyunca gündüzleri sıfırı dahi göremeyeceğim anlaşılıyor.

İşte böyle.

Peki nasıl ısınıyorum? Daha sonra…

Son Domates ve Son İftar

Domates sezonu bitiyor. Evi de satıyorum, kimi zaman bahçeye bakarken dalıp gidiyorum ama gerçekçi olmak lazım. Nitekim son Ramazan akşamı bahçede yaşlı gözlerle dolaşırken şahane bir domatese rastladım. Yeşil tonların tango yaptığı, kırmızının çiftetelli oynadığı domatesle birlikte dışı verniklenmiş gibi parlayan 5-6 da biber kopardım. Son Ramazan akşamı iftarda nohut ve pilav olacağını bildiğimden bu domates ve biberleri iyi değerlendirmek lazımdı.

Önce domatesin bir resmini çektim. Daha sonra elimle ikiye böldüm, evet, hakiki dolgun bir domates. Daha sonra nohut ve pilav organizasyonuna odaklandım. Nohut ve pilav kombinasyonu kuru-pilava göre tercihe şayan benim için. Özellikle yanında soğan ve turşu olmak kaydıyla. Kuru fasulye de iyidir, hakkını yemeyelim ama nohut bir başka.

Neyse hanım sağolsun soğanı önceden kesip sulanması için tuzlamış. Ben de bahçe domates ve marulundan bir salata yaptım. Son domatesi salataya harcamadım elbette, bunu ayrıyeten yiyecektim.


Neyse son yemeğimizi Hz. İsa misali “rabbena enzil aleyna maideten” kavlince bahçeye nazır balkonda yedik, havalar yavaş yavaş serinliyor, bundan sonra balkon sefası kolay değil. Epey pilav ve nohut yedim, hatta fazla kaçırıp bir parça kıvrandım da diyebilirim. Soğan’ın 3/4′ünü de ben yedim. Allahtan soda varmış, o iyi geldi. Tabii üstüne çay da içtik.

Bu arada benim domatesi de afiyetle yedim, bir parça da kızım istedi ama heves işte, bir ısırıp bıraktı. İleride çok arayacak bu organik domatesi. Hasılı kelam, mübarek 11 ayların gelişini coşkuyla karşılarken böyle bir ziyafet uygun oldu. Darısı başınıza.

Bayram Ahvali

Bayram günü erkenden kalktım, bizim oğlanla bayram namazı saatine 3-5 dakika kala dışarıdaydık. Kendisi ille de yakındaki cami yerine babamların oradaki rakip camiye gitmek isteyince arabayla yola çıktık. Yol boyunca mahalle erkekleri fevc fevc bir huşu ile camilere akın ediyordu. (Tabii ki yalan, kimi soğuktan titreyerek koşturuyor, kimisi uyku mahmuru esniyor, kimi de sabahın köründe nereden çıktı bu der gibi isteksiz, son dakikaya sıkıştırıp mahalle baskısı sebebiyle ayak sürüyordu daha ziyade). Neyse camiye vasıl olduk, hesaplarıma göre hiç vaaza takılmadan doğrudan namaza başlamamız lazımken, merkezi sistemle lafı alan müftünün işi uzattığını fark ettim.

Müftü vaazın son dakikalarında “devlet millet bütünleşmesi için valiliğe bayramlaşmaya gelin, memurlar kendi arasında bayramlaşmasın, halkla memurlar kucaklaşsın” türü mesajlar veriyordu. Demek ki valiliğe sadece memurlar gidiyormuş, muhtemelen yağcılık içindir, mahalle baskısı yani. Ben de şöyle düşündüm, valinin yanına bayramlaşmaya neden gideyim ki? Bir memurla niye kucaklaşayım, asabım bozuk zaten herifin belini filan kırarım. Neyse müftü daha bir iki saçma laf etti, tipik olarak “yılda iki defa kılındığından unutmuşsunuzdur” diye bayram namazını tarif etti. Tekbir sayısını karıştırmayın diye tembihledi, uzunca da bir niyet söyledi. Yahu zaten bayram namazına gelmişim, bir de “durdum divana uydum kurana” diye niyet mi edeceğim, sanki ben öğle namazına diye niyet edecektim, lafa bak. Neyse yarı uyur yarı uyanık bayram namazını eda ettik. Dikkat ettim ben dahil cemaat imam konuşurken uyuyor, uyukluyor, yerine göre boşluğa dalıp gidiyorken imam sustuğunda kendimize geliyorduk. Nitekim hutbede ne dediği konusundaşu anda hiçbir fikrim yok. Zaten acemi bir oğlandı, yeni atanmış, pek hutbe ve duayı uzatmadı. O da bir kazanç.

Eve döndüm, büyük amcamlarda topluca yemek yedik, eski günler anıldı, köyden maceralar anlatıldı filan derken bir iki akraba dolaştık. Bu esnada bizim ufaklıklar bir torba şeker ile 130 YTL civarında harçlık topladılar. Yahu bizim çocukluğumuzda böyle para zor toplanırdı, şimdi millette para çoğaldı anlaşılan. Ben de 5-6 çocuğa 5-10 YTL arası harçlık vermek zorunda kaldım, daha küçüğü bozuk paraları kimse beğenmiyor, mahalle baskısıyla pamuk eli cebe attım çare yok. “Öp Fethi amcayın elini” şeklinde epey bir zarara uğradım ama çocukların hasılatı ile bir koyup üç almış olduk. Ancak bizimkilerde mülkiyet duygusu çok güçlü, parayı babamızla paylaşalım, aile, fedakarlık gibi kavramlara kulak asan yok. Evde sosyal adaleti tesis etmek lazım. Bakalım ne yapacağız.

İkinci bayram günü bakkaldan çocuklara “çıtır pıtır” denen patlayıcı oyuncaktan aldım. Kaç lira dedim, bakkal tanıdık olduğu için bu şey için para istemedi. Hepiniz bilirsiniz, kağıt üzerindeki küçük barut damlacığını pütürlü bir yüzeye sürterek patlayarak yanmasını zevkle izleriniz, öyle bir şey. Yarın bir iki de maytap, kız kaçıran, roket, bomba, bazuka ile bayram eğlencesine devam edeyim diyorum. Nerde o eski bayramlar.

Resimler Geldi: Pastırma+Yumurta

Bu sabah kahvaltıya babamlara gittik, bir de ne göreyim, bizim kıtlıktan çıkmış gibi tükettiğimiz pastırmadan orada daha bir kutu masada durmaz mı? Hemen elime geçen ilk fotoğraf makinesiyle pastırmayı sizlerle paylaşmak üzere dijital ortama aktardım.

Bu arada kahvaltıda yumurta da vardı, bir kısmı nane soslu bir kısmı sade. Peki bu ne manaya geliyor? “Pastırma ve haşlanmış yumurta ciddi bir koku problemi ortaya çıkarabilir mi” diye düşünürken, farkına varmadan taze bir kenar ekmeğin içinde pastırmayla yumurtayı bitirmiştim bile. Neyse, ziyaretlerde karşılaştığımız insanlar kokuyu aldılarsa bile nezaketen yüzüme vurmadılar.

Bayramda neler oldu? Az yahut bir süre sonra…

Peder Yollamış, Pastırma Yedim

En son ne zaman yediğimi hatırlayamıyorum, geçenlerde peder Kayseri’den pastırma getirtmiş, yarım kiloluk bir kutu da bana verdi. Çocuklarla kutuyu açtık, bir süre şaşkın bakışlarla seyrettik. İftarda hanım bunların bir kısmını yufkaya sarıp bir böreğe dönüştürdü, bana göre israf. Kalanlardan epeyini çiğ olarak yahut az ekmeğe çok pastırma koyarak yedik. Bizim ufaklığın biri ille de dışındaki çemenlerini biriktirip yiyeyim diye ısrar etti. Birlikte çemeninden yedik. Ramazan pastırmasız olmaz denir, ben yıllardır pastırma alamamışken bu ramazan pastırma yüzü gördüm, babam sağolsun.

Yalnız, pastırma konusunda iki noktaya işaret edeyim. Öncelikle Ramazan ayında pastırma yenmesi mantıkdışı bir adet. Kim icat ettiyse birilerinin el atıp bunu değiştirmesi lazım. Pastrıma yendikten sonra adamı çok susatır. O da Ramazana uygun bir durum değil. Sonra ağzın kokar, kokuyu giderebilmek için ciklet çiğneyemezsin.

İkinci nokta, pastırmadan sonraki kokudur. Sadece ağız değil evin heryeri kokar. Bu sebeple ben ertesi sabah sıkı bir koşu yapıp kokuyu terle atmaya çalıştım. Tabii en az 2-3 gün sürüyor koku. hanım da şikayetçi tuvaletin filan kokmasından ama ne demişler gülü seven dikenine katlanır. Gerçi buradaki dikene çevredeki insanlar katlanmak zorunda ya, neyse.

Maalesef pastırmaların resmini çekemeden bitirdik, görmeyince, börekleri de yalayıp yuttuk, bu seferlik resimsiz idare edeceksiniz.

Fethi Usta Mutfakta-II: Çeri Domates Kızartmaya Gelmiyor

Ramazan öncesi miydi, kafam da karıştı neyse, arayı uzun tuttuk anlaşılan, hanımla bir alay çeri domates topladık ve bu defa bunları kızartsak mı dedik. Denemekten zarar gelmez diyerek biraz yeşil biberle bu minik domatesleri doldurduk tavaya kızarttık. Sonuç fiyasko olmasa da başarılı olamadığımızı itiraf edeyim. İri kabuklar bir yana tadı da kötüydü.

Kısaca bu yaz dönemi domates tecrübelerim göstermiştir ki, çeri domatesler çerez gibi bir tasa doldurup çiğ yenmelidir. Aksi takdirde heba olur giderler. Bana kalsa salataya bile karıştırmam, hele de olgunlaşıp kırmızı renk almışlarsa şeker gibi oluyor keratalar. Öte yandan olgunlaşmış iri domatesler iyice kırmızılaşmışsa kızartmaya uygudur, mangala yarım kesilerek atılması da şanına yakışır. Hafif pembesini iri yeşil biberle çiğ yemek, hele de taze ekmeğin içine bir parça peynir de konursa güzel olur. Geçen gece öylece yedim, ertesi gün akşama kadar orucu hissetmedim bile. Ha, evde küflü peynir vardı, onu koydum ama kaşar yahut tulum olsa o daha güzel olabilirdi.

Böylece bir domates sezonunu kapatmış bulunuyoruz, seneye Allah kerim. Bu arada müşteri bulabilirsem evi satacağım, biraz sıkıştım, o takdirde domates macerası temelli sona ermiş olacak. Bakalım günler ne gösterecek.

Yeni Adres

Adnan Hoca sayesinde taşındım:

http://www.robdoshambr.com/

Wordpress uzmanlarına çağrı

Yazı giremememin bir sebebi wordpress kontrol panelinde “yazı yazın” bölümünde görsel bölümün çalışmaması, sadece kodla yazabiliyorum. Görsel’de metin yazacağım bölüm hiç görünmüyor. Haliyle resim eklemek filan meşakkatli oluyor. Sebebini bilen varsa eski tempoya dönelim.

Bir Teravih Macerası ve Itri’nin Kemikleri

Ramazan geldi, hani Bektaşi demiş ya, mübarek 11 aylar nasıl da geçip gidiverdi, işte geldi mübarek 12. ay. Tüm Türk ve İslam alemine hayırlar getirsin. Ben de bu vesileyle (ve laf söz olmasın diye) dün mahalle camisine teravihe gittim. Daha önce bir yatsı namazı sırasında camide gözlem ve incelemeler yapmıştım, kısaca ondan bahsedeyim. Camide toplam (imam dahil) 15 kişi vardı. Namaz bitince oturup yanan lambaları saydım. Fiilen 30 tane 10′luk tasarruf ampulü, 8 tane 60′lık sarı ampul ve 4 tane 40′lık fluoresan lamba aktif vaziyetteydi. Dışarıda dikkatimi çekti, caminin minaresinde 12 kadar yeşil renkli çubuk lamba da yanıyordu. Bu kadar ampule gerek var mı diye düşünürken yanımdaki arkadaş “caminin iç süslemeleri çok güzel” diyerek başka bir noktaya işaret ediyordu.

İşte bu camiye teravih için ezanla birlikte yola çıktım, saat tam 21.00′de ezan bitti sünnete başladık. Camide 35-40 kadar, bir kısmı çocuk cemaat vardı. Birbuçuk saf olduk. Daha sonra epey bozuk sesli acemi bir vatandaş kamet getirdi, farzı ve son sünneti tamam ettik. 4-4-2 yani 10 rekatı bitirdiğimizde saat 21.16 idi. Teravihe başlayacağımızda imam arkaya dönüp hızlı bir ses tonuyla “Altı Dört” kılacağım dedi. Cemaatin çoğu anlamamıştır ama bu 6 rekat ve 4 rekatte selam vermek suretiyle 20 rekatı tamamlayacağız anlamına gelir. Neyse “iyi, namaz çabuk biter” diye düşündüm. Hakikaten imam biraz da surelerin kafasını gözünü yararak 6-4-6-4 sistemiyle 17 dakikada namazı bitirdi. Aralarda salatı ümmiye de okunmadı. Yalnız 20 rekat bittiğinde 3 defa okundu ama koro olarak felakettik. Bir defa müezzin makamındaki arkadaşın önünde mikrofon vardı ve sesi de berbattı, cemaatin geneline ayak uyduramıyordu. Büyük bestekarımız Itri’nin tekbiriyle birlikte en ünlü bestesi olan Salatı Ümmiye bizim mahalle camisinde katledildi.

Neyse kalktık Salatı Vitri eda ettik. Her zaman olduğu gibi 3. rekatte “acaba yanılıp tekbirle rükuya giderek rezil olacak mıyım” stresi yaşadım ama kazasız belasız onu da atlattık. Namaz ve tesbihat bittiğinde ilk teravih maceram 45 dakika sürmüştü. Namaz çıkışında bizim oğlanla maçın kalan kısmını izlemek için koşturduk, içimizdeki Macar olarak hakemin sebebiyet verdiği faciaya fiilen şahit oldum.

O da başka zamana.

Kapat
E-posta ile paylaş